Bir Çantadan Neler Çıkar?

Bir kadının çantası sadece eşyalarını taşıdığı aksesuar mıdır? Yoksa, içinde taşıdıklarıyla beraber kadını oluşturan bütün müdür? Birçok öyküde, romanda kadın kahramanın çantasıyla ilgili çeşitli durumlara rastlamışsınızdır ya da filmlerde. Bazı kadınlar, yanlarına tanımadıkları bir erkek oturduğunda, sıkıca sarılırlar çantalarına. Adamdan hoşlanıyorsa veya güvendiği bir adamsa, ikisinin arasında görürsünüz çantayı. İki kişilik otobüs koltuğunda kadın yalnız oturuyorsa, o çantanın koridora bakan koltukta durmaması, sadece çalınacak endişesinden mi gelir? Karanlık sokakta cüzdanına sıkıca sarılmış bir adam gördünüz mü hiç? Peki kadın neden sıkıca kavrar çantasının kulbunu? Çanta sadece çanta mıdır? Yoksa Freud’un dediği gibi çanta, kadının cinselliğini mi temsil eder?

annemin_cantasi

Sara Şahinkanat’ın şiirsel anlatımla zenginleştirdiği, okuması oldukça eğlenceli olan kitapları aynı zamanda çok derin anlamlar içerir. Daha önce “Kim Korkar Masallardan?” yazımda kendisinin bir kitabına derin dalış yapmıştım. Geçen sene elimize geçen Annemin Çantası kitabıyla ilgili yazmayı uzun zamandır düşünüyordum. Adını ilk duyduğumda anlamıştım, bu kitabın beni çok duygulandıracağını, hatta yerle bir edeceğini. Öyle de oldu. Bir kadın için hayatındaki en önemli değişiklik anne olmaktır sanırım. Bunu çanta üzerinden gösterebilmek, anlatabilmek de ustalık ister. Sara Şahinkanat, içinde makyaj malzemeleri, deodorant, sakız, takı, ipod, kulaklık, krem, lens kutusu içeren bir çantadan bahsetmiyor. Onun çantasında çocuklarının yedek kıyafetleri, yara bantları, öğle yemeği, süt ve kitaplar var. Ama merak etmeyin, “kadın anne olunca kendini unutuyor,” demiyor. Kitaplardan biri kendisi için (Sabahattin Ali’ye göz kırparak). Sadece önceliklerini sıralıyor. Bu kadarla da kalmıyor, zor bir durumla karşılaştıklarında, o çok önemli çantasını parçalayıp, faydalı bir şeye dönüştürmekten de çekinmiyor. Beni en çok etkileyen kısım da burası sanırım. Bir annenin çocukları için neler yapabileceğine dair, çok ince ve keskin bir anlatım.

Kitapta çanta, kadının anneliğini temsil ediyor. Bu temsili kafamızda daha iyi oturtmak için biraz geçmişe bakmak istiyorum. Çanta kadınların hayatına nasıl giriyor ve zaman içinde ne gibi anlamlar taşıyor? Çantanın tarihi üzerinden kadının tarihteki yerini anlamaya çalıştım.

1800 öncesinde torbalar ve cepler şeklinde olan çantalar, kadınlar ve erkeklerin sahip oldukları kıymetli şeyleri hırsızlardan korumaları için kullanılıyordu. Kadınlar bu keseleri gizlemek için eteklerinin içinde saklıyorlardı. Böylece kadının çantası, cinselliğinin bir sembolü haline geldi. Çünkü onun çantasını görebilecek bir erkek, onun çok yakını olmalıydı. 18.yy’ın sonlarına doğru çantalar (aslında bahsedilen, şu an kullanılan çantalar değil, retikül denilen küçük keseler) daha süslü, kıyafetlerle uyumlu olmaya başladığında kadınlar, kendilerini koruyabilecek silahları, çeşitli makyaj malzemelerini taşıdılar, ama paranın kontrolü erkeklerde olduğundan kadınların çantasında para bulunmuyordu. Çantanın dekorasyonu, kadının ailesinin zenginliğini gösteriyordu.

1800-1930 arası yıllarda, seyahatlerde kullanılmak üzere büyük bavullar taşınır oldu. Fakat bu bavullar halıdan yapılıyordu ve zengin-fakir arasında ayırım yapılmasına engel oluyordu. Nedense böyle bir ayrıma her zaman ihtiyaç olduğundan Louis Vuitton adında Fransız beyefendi bu açığı kapatacak bavullar yaptı. Sonra bunu daha küçük çantalar izledi. Yüksek sınıftaki kadınların ev dışında fazlaca zaman geçirmeleriyle çanta taşıma ihtiyaçları artınca Louis Vuitton’a birkaç tasarımcı daha eklendi ve  küçük, ama dayanıklı çantalar üretilmeye başlandı.

1930-1945 yıllarında sürrealizm akımı çanta tasarımlarında da etkili oldu. Dudak, şemsiye, ev şeklinde çantalar üretildi. 2.Dünya Savaşı sırasında fonksiyon, modanın önüne geçti. Çantalar giyim artıkları, saman ve iplikten yapıldı. Amerika bu durumdan pek etkilenmedi ve 1950’lerde timsah derisinden çantalar yaptı.

1960’lara doğru Avrupa’da çanta sektörü hareketlendi. Hermes ve Chanel gibi tasarımcılar ikonik çantalar üretmeye başladılar.

1960-1970’lerde kadının çantası, onun dünyadaki yerini sembolize edecek hale geldi. Omuzdan sallanan çantalar bu dönemde çıktı. Hippilerin özgür ve renkli olmasıyla daha serbest ve rengarenk tasarımlar yapıldı.

1970-1980 yıllarındaki feminist hareketlerde kadınlar, moda sektörünün ideal güzellik konusunda baskı yaptığı gerekçesiyle makyaj malzemelerini ve çantaları boykot ettiler. Bu dönemdeki çantalar daha sert hatlı, pratik ve sade oldu. Bunu takip eden yıllarda, tam tersi şekilde süslü ve gösterişli modeller üretildi, çünkü insanların hayatına disko kavramı girmişti. Ünlü markaların sahte çantaları ilk olarak bu dönemde çıktı.

1980-2000 arasında kadınların iş hayatında yükselmelerinin kıstası oldu çantalar. Kariyer basamaklarını tırmanan kadınlar, bunun göstergesi olarak pahalı, şık ve büyük çantalar kullanmaya başladılar. 2000’lere doğru maneviyatın öne çıkmasıyla daha küçük, baget modellere yönelim oldu.

Günümüze kadar gelen süreçte çantalar statüye, döneme ve kadına bakış açısına göre değişse de tek bir özelliği hep sabit kaldı: Çantalar kadınların gizemini her zaman saklı tuttu.

Aslında çanta, bir kadının sadece kişiliğini değil, niyetini de belli eder. Çantasına bakarak o kadının nerede yaşadığını, nasıl bir karakteri olduğunu, kendini nasıl görmek istediğini ve hayallerini tahmin edebilirsiniz. Bir çantaya bakıp bütün bu bilgileri nasıl anlayacağım, diyorsanız kadınları anlamanın kolay olmadığını hatırlatmak isterim. Ona gerçekten bakmanız gerekir.

Bir annenin çantasına bakan Sara Şahinkanat’a, çizimleriyle artık ekip olduklarını düşündüğüm Ayşe İnan Alican eşlik ediyor. Karakterlerin kıyafetlerine ve saçlarına hayran kalıyorsunuz. Oldukça gerçekçi başlayan hikayenin şaşırtıcı bir sona gideceğinin ilk belirtisi oluyor çizimler. Annenin, çocukları iki yanına alıp ağaç gölgesinde kitap okuduğu sayfadan sıcacık bir huzur yayılıyor içinize. Çantanın tarihini incelerken hiç bahsedilmeyen annelik halini kitabına taşıyan yazarımıza çok teşekkür ediyorum. Kalbime dokunan kaleminden çıkacak yeni kitabını da dört gözle bekliyorum.

Bizim evde, kitapta bahsi geçen çantanın bir adı var. “Atta Çantası.” İçindekilerse kitapta bahsedilenlerden az değil. Bu çantayı her gün özenle hazırlamak ekseriyetle keyif aldığım işlerden biri. Özellikle de eksiksiz hazırlamayı becerebilmişsem.

Son not olarak bu kitaptan güzel bir etkinlik çıkabileceğini eklemek istiyorum. Çanta şeklinde hazırladığınız kağıdın üzerine çocuğunuzla dergilerden kestiğiniz objeleri yapıştırıp keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynaklar:

http://www.pursepixie.com/purse-history/

http://www.nytimes.com/2006/02/26/style/tmagazine/t_w_1037_1038_talk_freud_.html?pagewanted=all&_r=0

İnsanlar çantalarına neler koyuyor, diye merak ediyorsanız aşağıdaki linkleri öneririm.

http://www.nerve.com/photo-features/travis/whats-in-your-bag

http://whats-n-yourbag.tumblr.com

Öğretmenlere Selam Eden Bir Çocuk Kitabı: Nokta

Nokta. Aslında çoğunlukla bir sonu çağrıştıran bu kelime bir kitabın kapağında karşıma çıkınca hemen aldım. Tuna’ya sormadım bile. Sonlara, sonuçlara ve tabii ki kazanan veya kaybedene odaklanarak yaşıyoruz çoğunlukla. Peki ya başlangıçlar? İlk adımlarda yanımızda olanlar ve destekleyenler?

nokta

Nokta, bu kitapta bir sonu değil, başlangıcı sembolize ediyor. Her şey bir noktayla başlamıyor mu zaten? Tıpkı Vashti’nin hikayesi gibi. Önce resim çizemediğini düşünen Vashti’yi görüyoruz. Boş bir sayfaya arkasını dönmüş oturuyor. Öğretmeni ondan sadece bir nokta yapmasını istiyor ve sonra altına imza atmasını. Ertesi hafta Vashti, çok güzel bir çerçeve içinde, sınıfın duvarında sergilenen noktasını görüyor. Peki Vashti ne düşünüyor biliyor musunuz? “Bu bir saçmalık,” demiyor. Yaptığı noktadan utanmıyor. “Arkadaşlarım ne der,” diye düşünmüyor ve sadece “Bundan daha güzel bir nokta yapabilirim!” diyor. Sonra başlıyor noktalar yapmaya. Sonunu söylemeyeceğim, ama elbette tahmin edersiniz. Vashti artık kendine güveniyor. Çünkü ona inanan biri var. Öğretmeni.

Öğretmenler, çocukların hayatındaki en iyi ve en kötü anılarıdır. Çocuklar, ilk sosyalleştikleri yer olan okulda topluma kendini kabul ettirme çabasındayken aslında çok acımasız bir çevreyle karşılaşırlar. Evde biricik oldukları dönem sona ermiş, bir sürü biriciğin arasında kaybolmaya başlamışlardır. Hayatları boyunca karşılaşabilecekleri zorlukların ilk örneklerini okulda yaşarlar. Bir şeyi yapamadıklarında ona destek olan anne babanın yerini dalga geçebilen arkadaşları almıştır. Merhametten yoksun bir ortamdır okul. İşte böyle bir dünyada ilk adımı atmak zor gelir onlara. Çok iyi yapabilecekleri bir şeyden bile çekinir olurlar. Öğretmen burada devreye girer. Tıpkı resim yapamadığını düşünen Vashti’yi yüreklendiren o cümle gibi. “Bir nokta yap bakalım, o seni nereye götürecek.”

Ve o öğretmenler, attıkları tohumun nasıl filizlendiğini eğer şanslılarsa görebilirler de. Tıpkı elimde tuttuğum bu kitabın atıf cümlesindeki gibi. Yazar, resim yapması için kendini yüreklendiren matematik öğretmenine ithaf etmiş kitabını.

Nokta kitabı Amerika’da oldukça meşhur. Kitabın film versiyonu Carnegie Madalyası’na sahip. Aşağıda filmi paylaşıyorum, bütün kitabı bu filmi izleyerek de anlayabilirsiniz, ama kitap sayfaları benim için ayrı bir önem taşıdığından çocuklarınıza almanızı öneririm. Ne de olsa videoya dokunamazsınız…

Yetişkinler içinse artık kendi öğretmenimiz olma zamanı geldi. Bir nokta yapalım bakalım, o bizi nereye götürecek…

Kitap: Nokta

Yazan ve Çizen: Peter H. Reynolds

Çeviren: Oya Alpar

Yayınevi: Altın Kitaplar

 

10 Adımda Zaman Yönetimi

liste_liste.pngBu konuyu uzun zamandır ele almayı düşünüyordum. Öncelikle elbette kendim için. Çünkü son günlerde “Zamanım yok!” cümlesini çok sık kullanmaya başlamıştım. Eğer siz de kendinizi yetemiyor, yetişemiyor gibi hissediyorsanız zamanınızı yöneterek hayatı yakalayabilirsiniz.
Zaman dediğimiz aslında sabit bir değer. Herkesin bir günde 24 saati var ve bu değiştirilemeyen bir gerçek. Fakat her gerçeklik gibi bunda da bakış açısının getirebileceği farklılıklar olabiliyor. Nasıl ki üzgün zamanlarda saat yavaş ilerliyor, neşeli anlarda zaman çabucak geçiyorsa, bir güne doldurabileceğimiz şeyler de kişiden kişiye değişebiliyor.
Benim her günüm dolu dolu geçiyor. Boş oturduğum bir an bile yok diyebilirim. Buna rağmen hala o güne sığdıramadığım şeyler oluyordu ve kendimi yetersiz hissediyordum. Artık zamanı biraz esnetmenin vakti gelmişti. Adım adım nasıl bir yol izledim:
1. Listelemek: Önce bir gün boyunca yaptığım işleri liste yaptım. Sonra yapmam gereken işleri liste yaptım.
2. Akan saatleri hesaplamak: Her bir iş için ne kadar vakit harcadığımı hesapladım. Bu çok önemli bir aşama. Sıkıldığımız için çok uzun sürdüğünü sandığımız bazı işler aslında ne kadar az zamanımızı alıyormuş, bunu görmek beni çok şaşırttı. (Zamanın bazı durumlarda yavaş akmasına örnek olsun:) Ayrıca “Vaktim yok, sonra yapayım,” diye geçiştirdiğim işin aslında sadece iki üç dakikamı aldığını farkedip ertelemekten de vazgeçtim.
3. Günün en verimli zamanını belirleyin: Herkesin kendine göre bir biyolojik saati ve enerjisinin yüksek olduğu bir saat dilimi var. Çocuklu insanlar için bu saatler sanırım sabah saatleri oluyor. Ben efor isteyen ve sıkıcı işleri öğleden önce yapmam gerektiğine karar verdim. Böylece daha yorgun hissettiğim öğle sonrası zamanları keyifli işlere ayırarak daha verimli oldum. Bir de çocuklar uyuduktan sonra asla ev işi yapmak istemiyorum. Film ya da dizi izlemek, kitap okumak, yazmak, sohbet etmek, telefonla konuşmak gibi aktiviteleri akşama bırakıyorum. Bu yüzden de günün erken saatlerinde birçok işi halledersem zaten akşama yapılacak ev işi kalmıyor.
4. Planlamak: Günlük yapılacak işleri planlayıp yazdım. Ayrıca haftalık yapılacak işler listesi de oluşturdum. Plansızlık insana çok zaman kaybettirebiliyor. Plan yapmak aynı zamanda kararsızlığın da önüne geçiyor. Kararsızlık anları genelde su gibi geçerken bir bakmışız hiçbir işi bitirmeden zihnimizi yormuşuz sadece.
5. Odaklanmak: Zaman yönetimi  iyi bir odaklanma gerektiriyor. Yaptığımız işi eğer dikkatimizi tamamen o işe vererek yaparsak hem iyi hem de kısa sürede yapacağımız tartışılmaz. Tabii bazı işlerde bu odağı iki şey için de kullanabiliriz. Mesela yemek yaparken bulaşık makinası boşaltmak, mutfağı toparlamak gibi. Odağımız böyle işlerde daha geniş açıdan çalışmak zorundadır. Mutfağı toplarken yemeği yakma olasılığı odağımızı geniş açıdan kullanmaya alıştığımızda giderek daha da azalacak.
6. Ertelememek: Yaptığım planı uygularken erteleme problemiyle karşılaşmıyorum. Fakat çocuklu bir evden bahsettiğimizde plan dışı bir sürü iş daha çıkıyor. Planı yaparken bunlar için fazladan zaman bırakmak gerekiyor. İşte bu gibi durumlarla karşılaşınca erteleme dediğimiz illetle boğuşmak zorunda kalabiliyoruz. Ertelemenin kendimizi kandırmak olduğunu unutmayalım. İşler anında yapıldığında iş olmaktan çıkıyor. Ertelenen her şey ise kat kat büyüyor ve ertesi günün planına eklenen yeni bir iş haline geliyor. Bu yüzden o anda yapacağız işleri.
7. İşleri küçük bölümlere ayırmak: En sevmediğim işleri üç-dört parçaya bölüp öyle yapınca daha kolay geldi. Haftalık yapılması gereken işleri de bölebildiğim kadar günlere böldüm. Böylece sıkıntı veren bir temizlik günü psikolojisinden çıkıp evi sürekli temiz tutma gibi daha ılımlı ve olumlu bir hedef belirledim.
8. Ödüllendirmek: Her bitirdiğim işten sonra kendime ödül verdim. Ödül bazen bir kahve, bazen bir öykü, bazen çocuklarla çılgın bir oyun oynamak veya dans etmek oldu. 15-30 dakikalık molalar bana çok iyi geliyor. Eskaza ödül niyetine internete takılırsam o yarım saat yetmiyor ve hep eksik kalma hissiyle bırakıyorum. İnternette gezinmeyi akşam saatlerine bırakıyorum. Onda da mutlaka bir süre koyuyorum kendime. Zaman hırsızı diyebilirim bilgisayar ve akıllı telefonlara.
9. Hayır diyebilmek: Zamanımız bize ait ve bunu kullanırken yeri geldiğinde hayır diyebilmemiz gerekiyor. Ben bazı işleri yaparken ve çocuklarla oynarken telefonumu sessize alıyorum. Bazen unuttuğumda Tuna bana hatırlatıyor, “Anne oyun oynarken telefonla konuşmak yasaktı,” diyor.
10. Sürprizlere hazır olun: Zamanı böylesi planlı kullanıyor olmak, hayattaki güzel sürprizleri kaçırmamıza neden olabilir. Bu yüzden bu planı sadece kendimiz için hazırladığımızı unutmuyoruz. Yeri geldiğinde o gün hiçbir şey yapmayıp gönlümüzce bir gün de geçirebiliriz. Sadece ertesi günün planı biraz şişebilir.
Güzel şeyler:
Akşam yatmadan önce çocuklarla beraber topluyoruz evi. Ev toplamak dediğimiz şey bazen çok eğlenceli bir oyun olabiliyor. Böylece hem onlar uyuduktan sonra oyuncak toparlamak zorunda kalmıyorum, hem sorumluluk almalarına yardımcı oluyorum.
oyuncak toplama
Ben yemek yaparken çocuklar benimle mutfakta oluyorlar. Sava çoğunlukla yemek için kullandığım malzemelerden birini kemiriyor, Tuna da hazırlık kısımlarında bana yardımcı oluyor. Sonra da masada yapılacak aktivitelerle yanımda kalmaya devam ediyorlar. Hatta sebze kabuklarını yaptıkları resimlere ekliyoruz. Bana göre yemek yapmak çoğul bir eylem. Öyle olduğunda güzel oluyor.
sebze kafa
Küçük bir temizlik seti aldım oğlanlara. Ben evi temizlerken onlar da o minicik süpürgeleriyle ortalıkta dolanıyorlar.

İstanbul’un Ortasında Bir Saatliğine Kör Olmak

Yakın çevremdekiler iyi bilir, geçtiğimiz ay Karanlıkta Diyalog sergisine katıldım. Hem de tek başıma. Beni çok etkileyen ve sıkça anlattığım bu deneyimi sizlerle paylaşmak, hatta belki birkaçınızın etkinliğe katılmasını sağlamak niyetindeyim.

slide1

Konuyla ilgili web sitesi şudur: www.dialogistanbul.com

Gayrettepe Metrosuna kurulmuş bir mini İstanbul var. Fakat bu şehir zifiri karanlık. “Gözümüz alışır, azıcık bile ışık yok mu?” diyenlere tekrar söylüyorum, zifiri karanlık. Hiçbir şey görmüyorsunuz. İçeriye 6 kişilik bir grupla girdim. Loş labirentte karanlığa doğru tek sıra halinde ilerledik ve karanlığın kapısında görme engelli rehberimiz karşıladı bizi. Elimizde bastonlar, çoğunlukla birbirimize çarparak şehirde tur atmaya başladık. Önce köprüden geçtik, caddede yürüdük, manava gittik, bankamatiğe uğradık, karşıdan karşıya geçtik, tramvay bekledik, gelince bindik, rehberimizin evine gidip film izledik, yani dinledik, körler alfabesini tanıdık, sonunda cafeye gidip kahve sipariş ettik, parasını ödedik, içtik ve sohbet ettik.

Bütün bu anları yaşarken kendimi çok meraklı hissettim. Etrafımda ne vardı, hangi objelere dokunuyordum, neredeydim, sürekli araştırıyor, elimi bir bebek gibi çevremi tanımak için kullanıyordum. Her dokunduğum şey zihnimde görsel bir karşılığa dönüşüyor olduğundan çıktıktan sonra birilerine anlatırken sanki görmüşüm gibi anlattım. Yolun kenarına park etmiş o arabanın rengi bile vardı belleğimde.

slide2

Ben bir saatlik tura katıldım, bir buçuk saatlik olan turda vapura da binebiliyormuşsunuz. Girmeden önce bir saatin oldukça uzun bir süre olduğunu düşünüyordum, kahvelerimizi yudumladığımız son aşamada zamanın ne kadar çabuk geçtiğini, belki bir saat daha olsa, hayır demeyeceğimi düşündüm.

Tamamen bana özel, ama sizlerin girdiğinizde benzer şeyler yaşayacağınızı düşündüğüm anlar ise kısaca şöyleydi.

– Dokunduğum her şey, görerek dokunduklarımdan çok daha farklıydı.

– Yerde bulduğum küçük bir cam parçasının mavi olduğundan emindim, yine de denemek için o parçayı cebime koydum ve dışarı çıktığımda şeffaf olduğunu gördüm.

– Kör bir insanın dünyasının karanlık olmadığını fark ettim.

– Görme engellilerin birçok iş yapabileceğini, sosyal hayattan ve iş hayatından uzak kalmamaları gerektiğini anladım.

– Görme dışındaki diğer duyularımızla ilgili farkındalığım arttı.

– Birisiyle sohbet ederken saçına, kıyafetine, makyajına bakmadan sadece onu dinleyebilmenin özgürlüğünü hissettim.

Aradan bir ay geçti ve hala bu deneyimin etkisi sürüyor. Artık çocuklar uyuduktan sonra onların odasına girip bir şey almam gerektiğinde herhangi bir aydınlatma kullanmadan çok rahat aradığımı bulabiliyorum. Bazen bütün ışıkları kapatıp müzik dinliyorum. Kafam karıştığında ve hemen bir karar vermem gerektiğinde sakince gözlerimi kapatıp diğer duyularımın bana yön vermesini bekliyorum.

Sadece görme engellileri anlamak adına değil, kendinizi de farketmek adına Haziran’a kadar devam edecek bu sergiyi mutlaka gezmelisiniz. Ben daha fazlasını isterim, derseniz karanlıkta yemek, dans, eğlence sunan şu mekana gitmeyi deneyebilirsiniz.

Karanlığınızda aydınlanmanız dileğiyle, iyi haftalar…

Yeni Yıl Süslemeleri

Kreşe gitmeyen, üç buçuk yaşında bir oğlunuz varsa, evde bol bol aktivite yapmak gerek. Yoksa işler ipad ve televizyona sarar. Sonunda anne de çocuk da gergin olur. Biz bu hafta yılbaşı ağacını çıkardık, geçen seneki süsleri taktık, ama bu sefer hem kendimiz bazı süsler yapalım, hem evi de süsleyelim, dedik. Böylece hiç televizyon izlemeden, çok ama çok az Angry Birds Go oynayarak (ama oyun daha yeni çıkmış, ne yapsaymışız) bütün haftayı geride bıraktık. Elişi çalışmalarımızı bol bol fotoğrafladım, sizi onlardan oluşan bir sergiye davet ediyorum.

Kocaman Bir Kar Tanesi:

Büyük kar2

Büyük kar3

Yıldız Kar Süsü:

Yıldız Kar1

Yıldız Kar2

Kar Tanesi:

Kar2

Kar

Kardan Adam:

Kardanadam

Balerin:

Balerin

Kar Tanesi:

Kar katla1

Kar katla2

Annenin içine sinen.

mutluluğun-resmiiBu hafta çok üzücü bir olay duyduk. Kitaplarını okuduğum, bazı fikirlerinden yararlandığım bir profesörün 3,5 yaşındaki Yiğit Cem’in ölümüne sebep olduğu iddiası, hem profesörlere güven duymak açısından, hem de küçücük bir yavruyu böyle acı bir şekilde kaybetmekten dolayı beni derinden etkiledi. İşin içinde medya olduğu sürece olayın iç yüzünü bilebilmek pek mümkün görünmüyor. Peki biz kime inanacağız, neye güveneceğiz, diye daha da karamsar bir tabloya gitmemek işten değil. Ama elimizde çok önemli bir kaynak var. Yaşamımız için ve çocuklarımızı büyütebilmek için en doğru bilgilerin yazılı olduğu, sıkça ve her konuda başvurabileceğimiz, kolay kolay da doğrudan sapmayan bir kaynak. İç sesimiz. Güvenilir olduğu kitlelerce kanıtlanmış veya size öyle söylenmiş (burası ayrı bir tartışma konusu) bir kitap ya da yöntemden bahsediyorsak, yine de içinizden bir ses, Yok bu öyle değil, benim içime sinmedi, diyorsa o işte mutlaka bir arıza vardır. Çevresel faktörlerden arındırılmış bir içgörüye ulaşmak biraz zor olsa da imkansız değil. Biraz çaba.

Resim Dianne Dengel’in “Home Sweet Home” adlı eseridir. Ne zaman kendime ve hislerime olan inancımı kaybetsem, iyi gelir.

Kauçuk ve Hayat…

 

Bu kauçuk evlendiğimizde düğün hediyesi olarak gelmişti. Boyu 1 metre kadardı ilk geldiğinde, şimdi 2 metreyi geçiyor sanırım. Epey uzadı. Hamileliğimi yeni öğrendiğim günlerde çiçekleri sularken kauçuğun alt kısmında yeşil bir yaprağın filizlendiğini farkedip şaşırmıştım. 4 yılda ilk defa alt kısımdan bir dal uzatmıştı. Ama yeşil kısım o kadar güçsüz görünüyordu ki yanından biri geçerken çarpıverse hemen kırılacak gibiydi.  Hatta karşılıklı açılan iki camın rüzgarına bile dayanamayacaktı sanki. E o zaman ne demeye çıkmıştı o kahverengi gövdeden yemyeşil, taze, zayıf bir filiz? Nasılsa dayanamayacaktı, dayanması bir mucizeydi. Ne gerek vardı ki büyümeye çalışmasına, nasılsa bir darbede kırılıp yok olacaktı.

İşte o zaman anladım hayatı. Nasılsa bir rüzgar eser de kırılırım dememiş, inadına uzamıştı o filiz. Sonra 2 yaprak çıktı oradan, giderek daha da büyüdü. Hayata karşı şansını denemişti ve kazanmıştı. Artık onu da kalın bir kabuk koruyordu dışarıdan gelen darbelere karşı.

İşte bebeğimiz de böyle gelmişti dünyaya. İğ iplikleriyle bağlıydı hayata. Yaşamak için, büyümek için var gücüyle emiyordu. Uyuyup güç toplayıp yine başlıyordu emmeye. Onun hayata böyle tutunması karşısında gözyaşlarımı tutamıyordum.