Çocuklara Ölümü Jim Carrey’nin Gözünden Anlatmak…

18000298Jim Carrey’nin çocuklar için yazdığı kitabı duymuşsunuzdur. “How Roland Rolls” henüz Türkçe’ye çevrilmedi, fakat ben dayanamayıp edindim. Jim Carrey’i çok severim. Öyle severim ki canım sıkkın olduğunda, enerjim azaldığında açıp bir filmini izlerim. “Yes Man” en başta gelenlerden biridir. Kesinlikle işe yarıyor. Çocuk kitabında da benzer etkiyi bekliyordum. Kitabı elime aldığımda ne kadar haklı olduğumu anladım. Artık bir tane daha başucu kitabım var.

Tuna geçen hafta bir soruyla beni darmaduman etti. “Biz hiç ölmeyeceğiz di mi anne?” İki dakikalığına durun ve düşünün. Zaman algısı henüz olgunlaşmamış, “ölüm” kelimesini sadece oyunlarda kullanan, yakınında birinin ölümüne tanık olmamış 4,5 yaşındaki çocuğun bu sorusunu nasıl cevaplardınız? Benim iki dakika sürem bile yoktu yanıtlamak için ve “Hepimiz ölücez,” deyiverdim. Sustu ve devamını bekledi. “Hepimiz yaşlanıcaz ve ölücez. Bütün canlılar, hayvanlar, bitkiler ve insanlar yaşlanır ve ölür.” Birden ağlamaklı olan Tuna, “Ben yaşlanıp ölmek istemiyorum,” dedi. Sarıldım, “Haklısın üzülmekte, ama bu o kadar kötü bir şey değil.” O an içimden balkona kaçıp biraz düşünmek geçiyordu. Hazırlıksız yakalanmıştım. 5 yaşından sonra bekliyordum bu soruları ve henüz ne diyeceğimi bilmiyor, yanlış bir şey söylemekten korkuyordum. Arkadaşımın mevsimlerden bahsettiği geldi aklıma ve mevsimleri, ilkbaharı, kışı anlattım. Hayatın bir döngüsü olduğunu anlattım, ama pek işe yaramadı. Hatta “Biz de yeniden gelecek miyiz ilkbaharda?” gibi bir soruya dönüştü. “Öldükten sonra ne olduğunu bilmiyorum, Tuna. Ama bunu araştırabiliriz,” dedim. Böylece biraz zaman kazanacaktım. Tuna da bu araştırma fikrine çok sıcak baktı ve hemen kitaplarını getirmeye başladı.

How Roland Rolls ile böyle tanıştı Tuna. Daha önce okumamıştım ona. Çevirmek zor gelmişti. Ama bu kesinlikle tam zamanıydı. Kitaptaki uyumlu kelimelerin melodisinden mahrum bırakarak, Türkçe’ye çevirip öyle okudum. Roland bir dalga. Okyanusta arkadaşlarıyla mutlu mesut yaşarken bir gemi onu arkadaşlarından ayırıyor ve yalnız kalıyor. Büyük ve karanlık dalga onu yutup tekneye fırlatınca işler daha da kötüye gidecek sanırken birden Shimmer’la tanışıyor Roland. Aşık oluyor ve onunla beraber dalgalanarak geçiriyor günlerini. Birgün Roland, dalgaların sahile vurduklarında öldüğünü duyuyor. Dalgaların deniz kıyısında son bulduklarını öğrenmek onları korkutsa da karayı gördükleri gün Shimmer’la beraber dalgalanarak ilerlemeye devam ediyorlar. Kumlara çarptıklarında canlarının acıyacağını düşünüyorlar, ama sadece biraz gıdıklanıyorlar. Öncekinden çok farklı değil ama, bütün balıkların içinde yüzdüğü bir derinliği hissediyorlar artık. İyice derinlere indikçe aslında küçük dalgalar olmadıklarını, bu kocaman, derin okyanusun ta kendisi olduklarını fark ediyorlar. Daha önce tanıdıkları bütün dalgalar, hatta küçük damlacıkların bile orada, onları beklediğini görüyorlar. Sonra da ne kadar önemli ve özel olduklarını anlıyorlar. Her bir buz kübü, nehirler, havuzlar, hatta üzgün olduğunda akan gözyaşı bile aslında Roland. Eğer sen de büyük okyanustaki küçük bir dalga olduğunu düşünüyorsan, yanılıyorsun diyerek bitiyor kitap.

Tuna’nın kitabı tam olarak anladığından emin değilim, ama rahatladığını söyleyebilirim. Zaten Jim Carrey de kitabı bunun için yazdığını anlatıyor. Buradan izleyebilirsiniz. Konuşması, düşünmesi, cevaplaması oldukça zor bir konu. Üstelik söyleyeceğiniz her şey çocukta travmaya yol açabiliyor. Böyle hassas. Ölümü uykuya benzetsen, uyumaktan korkacak. Cennet desen hemen gitmek isteyecek. Anlatmaktan kaçınsan, korku oluşturacak. Bizim konuşmamız, ben hep senin yanında olacağım, merak etme, diyerek bitti.  Yeniden konuşmak isteyeceğini biliyorum. Bu yüzden araştırmalarım devam ediyor.

Jim Carrey kitabın önsözünde, çocuklara uyumadan önce kitap okuduğumuz anların bu dünyada cennete en yakın anlar olduğunu söylüyor. Kitabı yazarak bu anlara katkıda bulunmayı umuyor ve torununa ithaf ediyor. How Roland Rolls’a gelince, ölüme yaklaşımını çok beğendiğimi söyleyebilirim. Aslında birçok düşünceyi ve inanışı barındırıyor. “Hepimiz ölücez,” “Her şeyin bir sonu vardır,” diyerek yaşamaktansa bir soru işareti koyuyor son kelimesinin yanına.

The End?

Reklamlar

19 Aylık Çocuğunuzun Yapabileceği 10 Ev İşi

İş mi istiyorsun? Al sana iş.

Geçen haftaki yazımdan da anlamışsınızdır, Sava evdeki bütün işlere dahil olmak, hatta mümkünse kendi yapmak istiyor. Bu beni çoğu zaman yıpratıyor, onunla ters düşmeme sebep oluyor. Sonuçta ben ona, o bana engel oluyoruz ve sorun giderek büyüyor. Buna bir dur demek lazım, ya da tam tersi, dur dememek. Madem ev işlerine dahil olmak istiyor, ki bunun ilk sebebi meraksa ikinci ve belki de daha önemli sebebi, benimle daha çok vakit geçirmek, o zaman bunu planlayalım, dedim.

barış mutfakta

19 Aylık Çocukla Yapılabilecek Ev İşleri:

1. Bezini çöpe kendi atabilir.

2. Kıyafetlerini kirliye atabilir.

3. Temiz kıyafetlerini birer birer çekmeceye koyabilir.

4. Masaya çatal-kaşık koyabilir.

5. Bulaşık makinesine kendi tabaklarını yerleştirebilir.

6. Kitaplarını rafa yerleştirebilir.

7. Kurutma makinesini doldurma-boşaltmaya yardım edebilir.

8. Toz alabilir.

9. Çiçekleri sulayabilir.

10. Faraşı tutabilir.

Bütün bunları yaparken dikkat edilmesi gerekenler şöyle:

-Söylemekten daha önemlisi göstermek. Ona önce nasıl yapacağını gösterin. Daha etkili olur.

-Yapmak istemediğinde zorlamayın. Onun yerine siz yapın ve yaparken ne kadar eğlenceli bir iş olduğundan ve ne kadar güzel olduğundan bahsedin.

-Yanlış yaparsa uyarmayın. Önce yardım ettiği için teşekkür edin. Sonra “Ben genelde şöyle yapıyorum, böylece … oluyor,” gibi olumlu cümleler kurun.

-Bir işi yaptığında mutlaka ödüllendirmem gerek, diye düşünmeyin. Sadece teşekkür etmek çoğu zaman yeterli olur. Ama harika bir iş başardıysa en sevdiği oyuncak, en sevdiği yiyecek, sevdiği müzik gibi bir şeyle ödüllendirmek gerekebilir.

Bakalım küçük yardımcımla aramızı düzeltebilecek miyiz? Bu yazının devamını yazacağım. Sizin de önerileriniz olursa paylaşmaktan çekinmeyin.

Bir Anne Çocuğunu Anlayamadığında Ne Olur?

Bu yazı hiçbir araştırma içermemektedir. Bilimsel olmadığı kadar tamamen duygusal bir yazıdır. İç dökmedir belki, tarihe bir not.

Sava 19 aylık oldu. Daha önce iki yaş buhranlarına giriyoruz, diye bahsetmiştim. Bütün bunların sebebi belki dönemseldir, bilmiyorum. Anneliğimi tanımlamak istersem başa iletişim özelliğimi koyarım. Çocuklarımı anlamaya çalışmak en birinci yaklaşımım oldu. Şimdiye kadar da hep anladım onları. Anlıyor olmam bütün sorunların üstesinden gelmeme yetmedi bazen, ama karşılıklı olarak iletişimde olmak her şeyi daha kolay atlatmamızı sağladı. Fakat.

savamama

Fakat şu anda öyle bir dönemden geçiyoruz ki Sava’yı hiçbir şekilde anlamıyorum. Bir anne çocuğunu anlayamadığında ne yapar peki? Kendini çok kötü hisseder en başta. Çocuk bir şeyler yapıyordur ve elbette ki bu yaptıklarının kendince sebebi vardır. Anne ise bunları anlayamaz ve çocuğa genel geçer birkaç yakıştırmayı uygun görür. Yaramaz, der. Laftan anlamıyor, der. Üstelik bunu sadece çocuğa değil, konuştuğu herkese söyler. Dertleştiğini düşünür, ama basbayağı çocuğunu şikayet ediyordur ele güne. Abisiyle karşılaştırır. O böyle yapmazdı, der. (Çocuk bunları duyuyor mudur, evet.) Bunun böyle gitmeyeceğini fark eder, ilişkilerini toparlamak adına çocuğuyla kaliteli zaman geçirmeye çalışır. En sevdiği oyuncakları döker ortaya, oturur yere, hadi oynayalım, der. Çocuk bunu duymamış gibi o odayı terk eder. Anne bozulur, ama yılmaz. Peki sen ne istiyorsan onu yapalım, der ve izler. Çocuk mutfağa gidip bütün tencereleri yere indirir. Bir kısmını ocağa koymaya çalışır. Anne oyuna dahil olursa çocuğa mutfak eşyalarıyla oynayabilirsin mesajını vereceğinden ve bunun tehlikeli olabileceğinden endişe duyar. Başka bir şeye çekmek ister dikkatini. Çocuk sinirlenir. Oyununa devam etmeye çalışırken çaktırmadan toplanan tencerelere canı sıkılır. Bu sefer başka bir tehlikeli alana doğru ilerler. Fırını çalıştıracak, bulaşık makinesini boşaltmaya kalkacaktır. Anne güzelce açıklamak yolunu seçer. Bu aletlerin tehlikeli olabileceğini, bunları anne veya babanın kullanması gerektiğini anlatır. Çocuk yüzüne bile bakmaz annenin. Duymuştur belki de, söylenenlere karşı kendince bir tepki koyar. Yemek zamanı gelir. Anne, birkaç gündür karbonhidrat ağırlıklı beslenen çocuğuna proteince zengin bir menü hazırlamıştır. Çocuk önce kendi yemek için ısrar eder. Anne izin verir. Yemeğin çok az bir kısmı çocuğun midesine ulaşırken çoğu yerdedir. Üstelik çocuk nasıl olduysa doymuştur. Hiçbir şey yemek istemez. Anne konuşur, çocuk yine bakmaz. Bu sefer de inatçı olur çocuk. Pasaklı olur. Çünkü anne en sık kullanılan sıfatlara yönelmiştir artık. Kendini anlatamıyor, çocuğun ne demek istediğini de anlayamıyordur. Daha önce hiç kullanmadığı, yanlış olduğunu düşündüğü kelimeler çıkıp gelir işte bir yerlerden. Uykusuydu, beziydi, kıyafet değiştirmesi derken her konuda bir çatışma yaşarlar artık. İpler kopmuştur. Annenin şimdiye kadar okuduğu ve bildiği her şey çöptür artık. Yepyeni bir sayfa açmak gerekir, bunun için yine ve yine çocuğunu biraz olsun anlayabilmesi gerekmektedir.

Lafın kısası,

bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk yaramaz olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk laftan anlamaz olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk inatçı olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk huysuz olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk pasaklı olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk başınabuyruk olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk iştahsız olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk yerinde durmaz olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk hatalı olur.

Bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuk kendini anlatabilmek için daha çok zorlar annesini.

Sonunda bir anne çocuğunu anlayamadığında çocuğuna sımsıkı sarılır. Gözlerinin içine bakar ve onu ne kadar çok sevdiğini söyler. Bundan başka yapacak bir şey kalmamıştır şimdilik.

İki Yaş Sendromu’yla Baş Etmenin Yolları

Geçen gün Sava, elinden makası aldım diye kendini masanın altına attı ve ellerini yere vurarak ağlamaya başladı. Yanına kim yanaşsa ağlama şiddeti daha da arttı. Gülsem mi ağlasam mı bilemeden sessizce bekledim. Sonra sakinleşti ve konuyu tamamen unutup hayatına devam etti. Bu neydi şimdi dedim ve aklıma Sava’nın iki yaş sendromunun başlamış olabileceği geldi. Tuna’da çok hafif atlattığımız bu dönem, elbette istekleri konusunda daha sabırsız ve öfkeli olan Sava için daha şiddetli geçecekti. Ama bu kadar erken mi? Peki ben hazır mıyım? Evet bu yazıyı yazdıktan sonra hazırım. Sanırım.
Boy-Tantrum
İki Yaş Sendromu
18 ay civarı başlayıp, 36, 42 aylara kadar devam edebilen bir dönem.
Her çocukta farklı boyutlarda kendini gösterir.
Çocuk bencil ve duyarsızdır. Kendinden başka kimseyi dinlemez, önem vermez.
Her şeyi yapabileceğini düşünür ve yapamadığında baş edemediği bir hayal kırıklığı yaşar.
İnat eder ve neden-sonuç ilişkisi kuramaz.
Duygularını kontrol etmeyi bilmez, kendine ve başkalarına zarar verebilir.
Öfke Nöbeti Anında Neler Yapmalı?
Evdeyken öfke nöbetine girdiğinde; sakin olun, duygularınızı kontrol altında tutun. Gülmeyin. Mümkün olduğunca göz teması kurmadan onu görmezden gelmeye çalışın. Ama kendine zarar vermediğinden de emin olun.
Dışarıdayken öfke nöbetine girerse; onu alıp sakin bir yere götürün. Tuvalet veya araba gibi. Öfke nöbeti geçene kadar ona sarılın. Öfkelenmesine sebep olan şey eğer istediği bir şeyin alınmamasıysa, sakın istediğini almayın. Bu şekilde davranarak isteklerini dile getirmenin uygun olmadığını öğrenmeli.
w11
Öfke Nöbetlerini Önlemek veya Azaltmak İçin Neler Yapmalı?
Öfke nöbetleri sırasında ne yapacağımız önemli, ama bu nöbetlerin sayısını azaltmakla ilgili yapılabilecekler benim daha çok ilgimi çekiyor. Bu şekilde bir krize girmeden nasıl önlemler alsak da böylesi gergin ve sizi çocuğunuza yabancılaştıran bir olaydan kaçınabilsek?
Öfke nöbetleri genelde çocuk yorgun, aç, aşırı uyarılmış veya sıkılmışken meydana geliyor. Çocuğun rutinini mümkün olduğunca bu yukarıdakilere yer vermeyecek şekilde düzenlemek gerek. Aç ve yorgun kısmını düzenlemek her zaman elimizde olmuyor. Zaten iki yaş sendromu, bu çocukların yemeğe ve uykuya da direndikleri bir dönem. Bu konulardaki tutumumuz da öfke nöbetlerine neden olabiliyor. Bu yüzden temel ihtiyaçlarıyla ilgili onunla tartışmaya girmeyin. Yemiyorsa yemesin. Uyumuyorsa uyumasın. Ama aç ve yorgun da olmasın. O zaman aç kalmaması için sağlıklı atıştırmalara, uyku için de sakin oyunlara, minder üstüne yatırıp beraber şarkı söylemeye, arabayla gezintiye çıkmaya yönelip, bu durumları biraz olsun yönetebilirsiniz.
Ona doğru ve yanlış kavramını öğretmek önemli. Fakat bir o kadar önemli başka bir konu daha var. O da çocuğunuzu kendi hayatıyla ilgili tercih hakkı. Zaten kendini ispat için her fırsatı kullandığı bu dönemde sizin için sorun olmayacak durumlarda tercihi onun yapmasına izin vermelisiniz. Böylece kendi istediklerini yapabildiği bir çok durum olduğunda arada birkaç şeye hayır demeniz onu çok fazla yıpratmayacaktır. Neleri onun tercihine bırakabilirim diye düşününce oldukça fazla olduğunu fark ettim. Sadece bu soruyu ona sormalıyız. Ve tercih edeceği şeyin sayısını iki ile sınırlı tutmalıyız. İki seçenekten fazlasını anlamıyorlar. Mesela,
Elma mı istersin, muz mu?
Makarna mı istersin, pilav mı?
Kuru üzüm mü, kuru kayısı mı?
Su mu istersin, ayran mı?
Kırmızı pantolonu mu giyersin, mavi mi?
Ayıcıklı pijamanı mı giyersin, köpekli mi?
Kareli çarşafı mı serelim, mavi olanı mı?
Kırmızı arabayı mı alırsın, yeşil olanı mı?
Resim mi yapalım, puzzle mı?
??????????????????????????????????????????????????
Fark ettiyseniz soruların cevabı benim için aynı yola çıkıyor. Bu yüzden onun karar vermesinde bence hiçbir sorun yok. Aslında belki çoğu zaman onlar karar veriyor buna ama sizin sorunuz olmadan bu kararı kendileri verdiklerinin farkında olmayabiliyorlar. Birçok şeyin onların istediği gibi olduğunu anlamaları için bu soruları duymaya ihtiyaçları var.
Her Sendromun Bir Ödülü Var…
barış balon
Çok kötü, çok zor, yandınız şeklinde anlatılan ve ebeveynlerin gözünü korkutan bu dönem aynı zamanda çocuğunuzun bağımsızlığını geliştirebileceği önemli bir dönem. Ona bu yolda destek olmak, duygularıyla baş edebilmesini öğretmek için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. İki yaş sendromunu doğru yaklaşımla atlatan çocuklar sağlıklı birey olma yolunda ilk adımlarını atıyorlar. Belki de ebeveynlerin korkması gereken asıl gerçek bu.
Şu sitelere teşekkür ederim.
www. babycenter.com

10 Adımda Zaman Yönetimi

liste_liste.pngBu konuyu uzun zamandır ele almayı düşünüyordum. Öncelikle elbette kendim için. Çünkü son günlerde “Zamanım yok!” cümlesini çok sık kullanmaya başlamıştım. Eğer siz de kendinizi yetemiyor, yetişemiyor gibi hissediyorsanız zamanınızı yöneterek hayatı yakalayabilirsiniz.
Zaman dediğimiz aslında sabit bir değer. Herkesin bir günde 24 saati var ve bu değiştirilemeyen bir gerçek. Fakat her gerçeklik gibi bunda da bakış açısının getirebileceği farklılıklar olabiliyor. Nasıl ki üzgün zamanlarda saat yavaş ilerliyor, neşeli anlarda zaman çabucak geçiyorsa, bir güne doldurabileceğimiz şeyler de kişiden kişiye değişebiliyor.
Benim her günüm dolu dolu geçiyor. Boş oturduğum bir an bile yok diyebilirim. Buna rağmen hala o güne sığdıramadığım şeyler oluyordu ve kendimi yetersiz hissediyordum. Artık zamanı biraz esnetmenin vakti gelmişti. Adım adım nasıl bir yol izledim:
1. Listelemek: Önce bir gün boyunca yaptığım işleri liste yaptım. Sonra yapmam gereken işleri liste yaptım.
2. Akan saatleri hesaplamak: Her bir iş için ne kadar vakit harcadığımı hesapladım. Bu çok önemli bir aşama. Sıkıldığımız için çok uzun sürdüğünü sandığımız bazı işler aslında ne kadar az zamanımızı alıyormuş, bunu görmek beni çok şaşırttı. (Zamanın bazı durumlarda yavaş akmasına örnek olsun:) Ayrıca “Vaktim yok, sonra yapayım,” diye geçiştirdiğim işin aslında sadece iki üç dakikamı aldığını farkedip ertelemekten de vazgeçtim.
3. Günün en verimli zamanını belirleyin: Herkesin kendine göre bir biyolojik saati ve enerjisinin yüksek olduğu bir saat dilimi var. Çocuklu insanlar için bu saatler sanırım sabah saatleri oluyor. Ben efor isteyen ve sıkıcı işleri öğleden önce yapmam gerektiğine karar verdim. Böylece daha yorgun hissettiğim öğle sonrası zamanları keyifli işlere ayırarak daha verimli oldum. Bir de çocuklar uyuduktan sonra asla ev işi yapmak istemiyorum. Film ya da dizi izlemek, kitap okumak, yazmak, sohbet etmek, telefonla konuşmak gibi aktiviteleri akşama bırakıyorum. Bu yüzden de günün erken saatlerinde birçok işi halledersem zaten akşama yapılacak ev işi kalmıyor.
4. Planlamak: Günlük yapılacak işleri planlayıp yazdım. Ayrıca haftalık yapılacak işler listesi de oluşturdum. Plansızlık insana çok zaman kaybettirebiliyor. Plan yapmak aynı zamanda kararsızlığın da önüne geçiyor. Kararsızlık anları genelde su gibi geçerken bir bakmışız hiçbir işi bitirmeden zihnimizi yormuşuz sadece.
5. Odaklanmak: Zaman yönetimi  iyi bir odaklanma gerektiriyor. Yaptığımız işi eğer dikkatimizi tamamen o işe vererek yaparsak hem iyi hem de kısa sürede yapacağımız tartışılmaz. Tabii bazı işlerde bu odağı iki şey için de kullanabiliriz. Mesela yemek yaparken bulaşık makinası boşaltmak, mutfağı toparlamak gibi. Odağımız böyle işlerde daha geniş açıdan çalışmak zorundadır. Mutfağı toplarken yemeği yakma olasılığı odağımızı geniş açıdan kullanmaya alıştığımızda giderek daha da azalacak.
6. Ertelememek: Yaptığım planı uygularken erteleme problemiyle karşılaşmıyorum. Fakat çocuklu bir evden bahsettiğimizde plan dışı bir sürü iş daha çıkıyor. Planı yaparken bunlar için fazladan zaman bırakmak gerekiyor. İşte bu gibi durumlarla karşılaşınca erteleme dediğimiz illetle boğuşmak zorunda kalabiliyoruz. Ertelemenin kendimizi kandırmak olduğunu unutmayalım. İşler anında yapıldığında iş olmaktan çıkıyor. Ertelenen her şey ise kat kat büyüyor ve ertesi günün planına eklenen yeni bir iş haline geliyor. Bu yüzden o anda yapacağız işleri.
7. İşleri küçük bölümlere ayırmak: En sevmediğim işleri üç-dört parçaya bölüp öyle yapınca daha kolay geldi. Haftalık yapılması gereken işleri de bölebildiğim kadar günlere böldüm. Böylece sıkıntı veren bir temizlik günü psikolojisinden çıkıp evi sürekli temiz tutma gibi daha ılımlı ve olumlu bir hedef belirledim.
8. Ödüllendirmek: Her bitirdiğim işten sonra kendime ödül verdim. Ödül bazen bir kahve, bazen bir öykü, bazen çocuklarla çılgın bir oyun oynamak veya dans etmek oldu. 15-30 dakikalık molalar bana çok iyi geliyor. Eskaza ödül niyetine internete takılırsam o yarım saat yetmiyor ve hep eksik kalma hissiyle bırakıyorum. İnternette gezinmeyi akşam saatlerine bırakıyorum. Onda da mutlaka bir süre koyuyorum kendime. Zaman hırsızı diyebilirim bilgisayar ve akıllı telefonlara.
9. Hayır diyebilmek: Zamanımız bize ait ve bunu kullanırken yeri geldiğinde hayır diyebilmemiz gerekiyor. Ben bazı işleri yaparken ve çocuklarla oynarken telefonumu sessize alıyorum. Bazen unuttuğumda Tuna bana hatırlatıyor, “Anne oyun oynarken telefonla konuşmak yasaktı,” diyor.
10. Sürprizlere hazır olun: Zamanı böylesi planlı kullanıyor olmak, hayattaki güzel sürprizleri kaçırmamıza neden olabilir. Bu yüzden bu planı sadece kendimiz için hazırladığımızı unutmuyoruz. Yeri geldiğinde o gün hiçbir şey yapmayıp gönlümüzce bir gün de geçirebiliriz. Sadece ertesi günün planı biraz şişebilir.
Güzel şeyler:
Akşam yatmadan önce çocuklarla beraber topluyoruz evi. Ev toplamak dediğimiz şey bazen çok eğlenceli bir oyun olabiliyor. Böylece hem onlar uyuduktan sonra oyuncak toparlamak zorunda kalmıyorum, hem sorumluluk almalarına yardımcı oluyorum.
oyuncak toplama
Ben yemek yaparken çocuklar benimle mutfakta oluyorlar. Sava çoğunlukla yemek için kullandığım malzemelerden birini kemiriyor, Tuna da hazırlık kısımlarında bana yardımcı oluyor. Sonra da masada yapılacak aktivitelerle yanımda kalmaya devam ediyorlar. Hatta sebze kabuklarını yaptıkları resimlere ekliyoruz. Bana göre yemek yapmak çoğul bir eylem. Öyle olduğunda güzel oluyor.
sebze kafa
Küçük bir temizlik seti aldım oğlanlara. Ben evi temizlerken onlar da o minicik süpürgeleriyle ortalıkta dolanıyorlar.

Çalışmayan Anneye Dair

Bu fotoğrafın benim için anlamı çok büyük. Evet, gooool!

Gol

Tuna doğduğundan beri aktif olarak iş hayatında değilim. Kariyerimin belki de en tatlı yerinde ara verdim bu yükselişe. Nasılsa kaldığım yerden yakalarım derken işler pek düşündüğüm gibi gitmedi ve beş yılımı verdiğim Tüp Bebek Sektörü benim için sona ermiş oldu. Sava’nın hayatımıza gelmeye karar verdiğini öğrendiğim gün, uzun bir süre daha iş hayatına dönemeyeceğimi anlamış oldum.

Geçenlerde Blogcu Anne’nin “Onca sene çocuk bakmak için mi okudun?” yazısını okuyunca benim de bu konuda söyleyeceklerim var, dedim. Bu, aslında yıllardır yaşadığım anlamsız diyaloglara bir cevap niteliği taşıyor. Evet bunca sene okudum, master, doktora derken epey dirsek çürüttüm ve evet şu anda çocuklarıma kendim bakıyorum. Çünkü öyle istiyorum. Onların yavaş yavaş şekillenen kişiliğinde olumlu katkılar sağlayabilmek adına, tez araştırmaları yapar gibi gecelerce okuyorum. Tuna hassas bir çocuk. Bu hassasiyetini dengeleyebilecek, dışa vurmasını ve bundan çekinmemesini sağlayacak birçok bilinçli girişimde bulundum ve şu anda kendine güveni çok yüksek bir çocuk haline geldi. Sava daha 14 aylık olmasına rağmen sinirli bir yapıya sahip. Onun için tehlikeli olan bir şeyi elinden aldığımızda kendini yerlere atacak kadar sinirleniyor. Okuyorum, araştırıyorum ve bu sinirinin karakterine olumsuz bir şekilde yerleşmemesi için nasıl davranmam gerektiğini öğreniyorum.

Evet, belki eleştirel bir gözle söyleyecek olursak tez yazar gibi çocuk büyütüyorum. Fena mı yapıyorum, bunu zaman gösterebilir. Ama bana doğru geleni yapıyorum. İçime sineni. Çocuklarımı ben büyütmeseydim, bir bakıcı bulmam gerekiyordu. Ailevi şartlarımız bunu gerektiriyordu. Ben biliyorum ki bakıcıya bu bilgileri anlatsam bile onun uygulaması zor olacaktı. Çünkü insan annesi değilse bir çocuğu ağlatmayı göze alamıyor. Gerek duymuyor. Sava birçok şeyi benim dışımdaki kimselerden ağlayarak istemeye başladı bile. Üstelik ağladığında istekleri yerine getiriliyor. Ama benimle iletişim kurduğunda ağlamak çok kısa süreli bir yoklama çalışması oluyor sadece. Çabucak sakinleşip durumu kabullenebiliyor.

Peki ben çalışmazken kendimi nasıl hissediyorum acaba? Çocuklarımı kendim büyütmeye karar verirken bu konuda bu kadar çok eleştiri alacağımın farkında değildim elbette. Çünkü ben zor bir karar veriyordum. Onlar için kariyerimi bırakıyor, sosyal hayattan kopuyor ve geri dönmeye hazır olduğumda bana yolun başındaymışım gibi davranacak iş hayatına meydan okuyordum. Bu konuda çok az kişinin beni kararımdan ötürü takdir ettiğini söylemek zorundayım. Hatta son dönemde iş arayışlarına başlamam için baskılar bile olmaya başladı. Yazık onca seneye çünkü. Peki bir senecik daha geç başlayacağım bu kariyer bana gerçekten şu anda kazanacaklarımdan daha çok şey verebilir mi?

Blogcu Anne’nin yazısına yine dönecek olursak, kendisi kaynak vermemiş ama çok önemli bir çalışmadan bahsetmiş.

“Geçenlerde, eğitimli kadınların anne olduktan sonra çalışma hayatından bile isteye çekilmesiyle ilgili bir yazı okudum. Anne olduktan sonra kariyerini noktalayıp/ara verip çocuğuna bakmaya başlayan bunca kadının iş hayatından çekilmesinin ekonomik ve bilişsel kayıp olarak görüldüğünü, halbuki bu eğitimli kadınların çocuklarıyla birebir vakit geçirmelerinin ve onlara annelik yapmasının çok kıymetli olduğunu anlatıyordu yazı… Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, bulursam paylaşacağım.”

Birazcık da bu açıdan bakılabilse keşke işlerini çocuklarını büyütmek için bırakan annelere. Evet bunca sene iyi ki okumuşum ve iyi ki çocuklarımı kendim büyütebilme şansına sahibim.

Bunu lütfen çalışan annelere karşı bir yazı olarak yorumlamayın. Bu süreçte hiç çalışmadığım için onlar hakkında tek satır yazacak bilgim ve öngörüm yok. Bu sadece bana yönelmiş yorumlara karşı, bana dair bir savunma yazısı. İçimi döktüm işte. Şimdi tekrar baştaki fotoğrafa bakıyoruz. Evet, goool!

Yaz Günleri İstanbul’da Çoluk Çocuk Ne Yapabiliriz?

İstanbul’u seviyorum. Yazın İstanbul’u daha da çok seviyorum. Trafik makul boyutlarda, deniz kenarı ve yüksekler hep esintili, deniz yoluyla bir yerlere gitmek çok keyifli ve gezecek gerçekten çok yer var. Eğer siz de yazı İstanbul’da geçiriyorsanız, çocuklar sürekli televizyon izlemek veya i pad oynamak için pazarlık yapar hale gelmişse, tatilinize biraz renk katma zamanı gelmiş demektir. Biz neler yaptık…

1. Miniatürk’ü gezdik. Güneşin tepede olmadığı bir saati seçin, yanınıza suyunuzu, meyvenizi alın ve başlayın minyatür yapıları gezmeye. Biz gitmeden önce 10 yapının resmini çıktı alıp kitapçık hazırladık. Görevimiz bu yapıları bulmak, daha sonra da onları boyamaktı. Resimdeki yapıları aramak ve bu sırada isimleri sürekli tekrar etmek öğrenme sürecine sağlam bir destek oldu. Biletinizin yanında verilen küçük kartlarla bütün yapılara ait bilgileri sesli olarak dinleyebiliyorsunuz. Kartı kullanma işini bırakın minikler halletsin. Bir süre sonra bunu da bir oyuna çevirdik. Önce kart yerine bana dokundu, ben yapının önündeki yazıyı okudum, hafif robotik bir sesle. Sonra kartı okutunca aynı şeyi mi söyleyecek, yoksa ben yanlış mı bilmişim oyunu oynadık. Her yapının önünde en az iki kere onun ismini duymuş oldu çocuklar, normalde olsa asla ilgilenmez. Çok keyifli bir gezi oldu.

 miniatürk

2. Parkta piknik. Buna çocuklar bayılıyor. Ekmek arası bir şeyler hazırlıyoruz yanımıza ve  mümkünse en en büyük parka doğru yola çıkıyoruz. Genelde vapurla gittiğimiz Bebek Parkı’nı seçiyoruz. Böyle gidilecek bir dolu park var.

vapur

3. Sahilde sportif aktiviteler. Tuna bisiklet sürerken ben de Sava’nın arabasını itip bir yandan da koşuyorum. Aile boyu spor. Eğer güneşin tepede olduğu bir saate denk gelirseniz planınızı ertelemeyin, Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nın bisiklet parkuru gölgede kalıyor. Ağaçların arasında koşmak benim ayrıca hoşuma gidiyor.

İstanbul’da yapılacak çok şey var, ama bir çok şehirde de benzer aktivitelerle gününüz eğlenceli ve faydalı geçebilir. Biz de her güne bir gezinti koyuyoruz. Yakında farklı etkinliklerle ilgili paylaşımlar da yapacağım.

Keyifli bir yaz geçirmeniz dileğiyle…