Bir Çantadan Neler Çıkar?

Bir kadının çantası sadece eşyalarını taşıdığı aksesuar mıdır? Yoksa, içinde taşıdıklarıyla beraber kadını oluşturan bütün müdür? Birçok öyküde, romanda kadın kahramanın çantasıyla ilgili çeşitli durumlara rastlamışsınızdır ya da filmlerde. Bazı kadınlar, yanlarına tanımadıkları bir erkek oturduğunda, sıkıca sarılırlar çantalarına. Adamdan hoşlanıyorsa veya güvendiği bir adamsa, ikisinin arasında görürsünüz çantayı. İki kişilik otobüs koltuğunda kadın yalnız oturuyorsa, o çantanın koridora bakan koltukta durmaması, sadece çalınacak endişesinden mi gelir? Karanlık sokakta cüzdanına sıkıca sarılmış bir adam gördünüz mü hiç? Peki kadın neden sıkıca kavrar çantasının kulbunu? Çanta sadece çanta mıdır? Yoksa Freud’un dediği gibi çanta, kadının cinselliğini mi temsil eder?

annemin_cantasi

Sara Şahinkanat’ın şiirsel anlatımla zenginleştirdiği, okuması oldukça eğlenceli olan kitapları aynı zamanda çok derin anlamlar içerir. Daha önce “Kim Korkar Masallardan?” yazımda kendisinin bir kitabına derin dalış yapmıştım. Geçen sene elimize geçen Annemin Çantası kitabıyla ilgili yazmayı uzun zamandır düşünüyordum. Adını ilk duyduğumda anlamıştım, bu kitabın beni çok duygulandıracağını, hatta yerle bir edeceğini. Öyle de oldu. Bir kadın için hayatındaki en önemli değişiklik anne olmaktır sanırım. Bunu çanta üzerinden gösterebilmek, anlatabilmek de ustalık ister. Sara Şahinkanat, içinde makyaj malzemeleri, deodorant, sakız, takı, ipod, kulaklık, krem, lens kutusu içeren bir çantadan bahsetmiyor. Onun çantasında çocuklarının yedek kıyafetleri, yara bantları, öğle yemeği, süt ve kitaplar var. Ama merak etmeyin, “kadın anne olunca kendini unutuyor,” demiyor. Kitaplardan biri kendisi için (Sabahattin Ali’ye göz kırparak). Sadece önceliklerini sıralıyor. Bu kadarla da kalmıyor, zor bir durumla karşılaştıklarında, o çok önemli çantasını parçalayıp, faydalı bir şeye dönüştürmekten de çekinmiyor. Beni en çok etkileyen kısım da burası sanırım. Bir annenin çocukları için neler yapabileceğine dair, çok ince ve keskin bir anlatım.

Kitapta çanta, kadının anneliğini temsil ediyor. Bu temsili kafamızda daha iyi oturtmak için biraz geçmişe bakmak istiyorum. Çanta kadınların hayatına nasıl giriyor ve zaman içinde ne gibi anlamlar taşıyor? Çantanın tarihi üzerinden kadının tarihteki yerini anlamaya çalıştım.

1800 öncesinde torbalar ve cepler şeklinde olan çantalar, kadınlar ve erkeklerin sahip oldukları kıymetli şeyleri hırsızlardan korumaları için kullanılıyordu. Kadınlar bu keseleri gizlemek için eteklerinin içinde saklıyorlardı. Böylece kadının çantası, cinselliğinin bir sembolü haline geldi. Çünkü onun çantasını görebilecek bir erkek, onun çok yakını olmalıydı. 18.yy’ın sonlarına doğru çantalar (aslında bahsedilen, şu an kullanılan çantalar değil, retikül denilen küçük keseler) daha süslü, kıyafetlerle uyumlu olmaya başladığında kadınlar, kendilerini koruyabilecek silahları, çeşitli makyaj malzemelerini taşıdılar, ama paranın kontrolü erkeklerde olduğundan kadınların çantasında para bulunmuyordu. Çantanın dekorasyonu, kadının ailesinin zenginliğini gösteriyordu.

1800-1930 arası yıllarda, seyahatlerde kullanılmak üzere büyük bavullar taşınır oldu. Fakat bu bavullar halıdan yapılıyordu ve zengin-fakir arasında ayırım yapılmasına engel oluyordu. Nedense böyle bir ayrıma her zaman ihtiyaç olduğundan Louis Vuitton adında Fransız beyefendi bu açığı kapatacak bavullar yaptı. Sonra bunu daha küçük çantalar izledi. Yüksek sınıftaki kadınların ev dışında fazlaca zaman geçirmeleriyle çanta taşıma ihtiyaçları artınca Louis Vuitton’a birkaç tasarımcı daha eklendi ve  küçük, ama dayanıklı çantalar üretilmeye başlandı.

1930-1945 yıllarında sürrealizm akımı çanta tasarımlarında da etkili oldu. Dudak, şemsiye, ev şeklinde çantalar üretildi. 2.Dünya Savaşı sırasında fonksiyon, modanın önüne geçti. Çantalar giyim artıkları, saman ve iplikten yapıldı. Amerika bu durumdan pek etkilenmedi ve 1950’lerde timsah derisinden çantalar yaptı.

1960’lara doğru Avrupa’da çanta sektörü hareketlendi. Hermes ve Chanel gibi tasarımcılar ikonik çantalar üretmeye başladılar.

1960-1970’lerde kadının çantası, onun dünyadaki yerini sembolize edecek hale geldi. Omuzdan sallanan çantalar bu dönemde çıktı. Hippilerin özgür ve renkli olmasıyla daha serbest ve rengarenk tasarımlar yapıldı.

1970-1980 yıllarındaki feminist hareketlerde kadınlar, moda sektörünün ideal güzellik konusunda baskı yaptığı gerekçesiyle makyaj malzemelerini ve çantaları boykot ettiler. Bu dönemdeki çantalar daha sert hatlı, pratik ve sade oldu. Bunu takip eden yıllarda, tam tersi şekilde süslü ve gösterişli modeller üretildi, çünkü insanların hayatına disko kavramı girmişti. Ünlü markaların sahte çantaları ilk olarak bu dönemde çıktı.

1980-2000 arasında kadınların iş hayatında yükselmelerinin kıstası oldu çantalar. Kariyer basamaklarını tırmanan kadınlar, bunun göstergesi olarak pahalı, şık ve büyük çantalar kullanmaya başladılar. 2000’lere doğru maneviyatın öne çıkmasıyla daha küçük, baget modellere yönelim oldu.

Günümüze kadar gelen süreçte çantalar statüye, döneme ve kadına bakış açısına göre değişse de tek bir özelliği hep sabit kaldı: Çantalar kadınların gizemini her zaman saklı tuttu.

Aslında çanta, bir kadının sadece kişiliğini değil, niyetini de belli eder. Çantasına bakarak o kadının nerede yaşadığını, nasıl bir karakteri olduğunu, kendini nasıl görmek istediğini ve hayallerini tahmin edebilirsiniz. Bir çantaya bakıp bütün bu bilgileri nasıl anlayacağım, diyorsanız kadınları anlamanın kolay olmadığını hatırlatmak isterim. Ona gerçekten bakmanız gerekir.

Bir annenin çantasına bakan Sara Şahinkanat’a, çizimleriyle artık ekip olduklarını düşündüğüm Ayşe İnan Alican eşlik ediyor. Karakterlerin kıyafetlerine ve saçlarına hayran kalıyorsunuz. Oldukça gerçekçi başlayan hikayenin şaşırtıcı bir sona gideceğinin ilk belirtisi oluyor çizimler. Annenin, çocukları iki yanına alıp ağaç gölgesinde kitap okuduğu sayfadan sıcacık bir huzur yayılıyor içinize. Çantanın tarihini incelerken hiç bahsedilmeyen annelik halini kitabına taşıyan yazarımıza çok teşekkür ediyorum. Kalbime dokunan kaleminden çıkacak yeni kitabını da dört gözle bekliyorum.

Bizim evde, kitapta bahsi geçen çantanın bir adı var. “Atta Çantası.” İçindekilerse kitapta bahsedilenlerden az değil. Bu çantayı her gün özenle hazırlamak ekseriyetle keyif aldığım işlerden biri. Özellikle de eksiksiz hazırlamayı becerebilmişsem.

Son not olarak bu kitaptan güzel bir etkinlik çıkabileceğini eklemek istiyorum. Çanta şeklinde hazırladığınız kağıdın üzerine çocuğunuzla dergilerden kestiğiniz objeleri yapıştırıp keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynaklar:

http://www.pursepixie.com/purse-history/

http://www.nytimes.com/2006/02/26/style/tmagazine/t_w_1037_1038_talk_freud_.html?pagewanted=all&_r=0

İnsanlar çantalarına neler koyuyor, diye merak ediyorsanız aşağıdaki linkleri öneririm.

http://www.nerve.com/photo-features/travis/whats-in-your-bag

http://whats-n-yourbag.tumblr.com

Reklamlar

Öğretmenlere Selam Eden Bir Çocuk Kitabı: Nokta

Nokta. Aslında çoğunlukla bir sonu çağrıştıran bu kelime bir kitabın kapağında karşıma çıkınca hemen aldım. Tuna’ya sormadım bile. Sonlara, sonuçlara ve tabii ki kazanan veya kaybedene odaklanarak yaşıyoruz çoğunlukla. Peki ya başlangıçlar? İlk adımlarda yanımızda olanlar ve destekleyenler?

nokta

Nokta, bu kitapta bir sonu değil, başlangıcı sembolize ediyor. Her şey bir noktayla başlamıyor mu zaten? Tıpkı Vashti’nin hikayesi gibi. Önce resim çizemediğini düşünen Vashti’yi görüyoruz. Boş bir sayfaya arkasını dönmüş oturuyor. Öğretmeni ondan sadece bir nokta yapmasını istiyor ve sonra altına imza atmasını. Ertesi hafta Vashti, çok güzel bir çerçeve içinde, sınıfın duvarında sergilenen noktasını görüyor. Peki Vashti ne düşünüyor biliyor musunuz? “Bu bir saçmalık,” demiyor. Yaptığı noktadan utanmıyor. “Arkadaşlarım ne der,” diye düşünmüyor ve sadece “Bundan daha güzel bir nokta yapabilirim!” diyor. Sonra başlıyor noktalar yapmaya. Sonunu söylemeyeceğim, ama elbette tahmin edersiniz. Vashti artık kendine güveniyor. Çünkü ona inanan biri var. Öğretmeni.

Öğretmenler, çocukların hayatındaki en iyi ve en kötü anılarıdır. Çocuklar, ilk sosyalleştikleri yer olan okulda topluma kendini kabul ettirme çabasındayken aslında çok acımasız bir çevreyle karşılaşırlar. Evde biricik oldukları dönem sona ermiş, bir sürü biriciğin arasında kaybolmaya başlamışlardır. Hayatları boyunca karşılaşabilecekleri zorlukların ilk örneklerini okulda yaşarlar. Bir şeyi yapamadıklarında ona destek olan anne babanın yerini dalga geçebilen arkadaşları almıştır. Merhametten yoksun bir ortamdır okul. İşte böyle bir dünyada ilk adımı atmak zor gelir onlara. Çok iyi yapabilecekleri bir şeyden bile çekinir olurlar. Öğretmen burada devreye girer. Tıpkı resim yapamadığını düşünen Vashti’yi yüreklendiren o cümle gibi. “Bir nokta yap bakalım, o seni nereye götürecek.”

Ve o öğretmenler, attıkları tohumun nasıl filizlendiğini eğer şanslılarsa görebilirler de. Tıpkı elimde tuttuğum bu kitabın atıf cümlesindeki gibi. Yazar, resim yapması için kendini yüreklendiren matematik öğretmenine ithaf etmiş kitabını.

Nokta kitabı Amerika’da oldukça meşhur. Kitabın film versiyonu Carnegie Madalyası’na sahip. Aşağıda filmi paylaşıyorum, bütün kitabı bu filmi izleyerek de anlayabilirsiniz, ama kitap sayfaları benim için ayrı bir önem taşıdığından çocuklarınıza almanızı öneririm. Ne de olsa videoya dokunamazsınız…

Yetişkinler içinse artık kendi öğretmenimiz olma zamanı geldi. Bir nokta yapalım bakalım, o bizi nereye götürecek…

Kitap: Nokta

Yazan ve Çizen: Peter H. Reynolds

Çeviren: Oya Alpar

Yayınevi: Altın Kitaplar

 

Dostluk Üzerine Bir Kitap: Bekçi Amos’un Hastalandığı Gün

Bir seminerde söylemişlerdi, “En iyi çocuk kitabı, ebeveyn ve çocuğun birlikte okumaktan zevk aldığı kitaptır,” diye. İşte bu kitabı okurken hep bu cümleyi düşünüyorum. Bitirdikten sonra da mutlu bir suratla kapatıyorum kapağını.

bekci-amos

Bekçi Amos, müthiş tatlı, uzun, zayıf bir adam ve hayvanat bahçesinde çalışıyor. Hep özendiğim, ama bir türlü sahip olmayı beceremediğim kadar sade bir evi var. Az eşya, sadece en gerekliler. Hayatının rutinine hemen davet ediyor kitap sizi. Onunla beraber biniyorsunuz otobüse, doğru hayvanat bahçesine. Yapacak çok işi var Bekçi Amos’un, ama sevgili dostlarına vakit ayırmasına engel değil bu durum. Arkadaşlarından biri fil, diğeri baykuş. Biri gergedan, diğeri penguen. Kaplumbağayı da unutmamak gerek. Hepsi fiziksel özelliklerinin yanında karakterleriyle de farklılar birbirlerinden. Bekçi Amos her biriyle ayrı ayrı vakit geçiriyor. Bütün hayvanları mutlu etmenin yolunu bulmuş. Çünkü onları mutsuz eden şeyleri biliyor. Tanıyor hepsini ve kabul ediyor. Ama bir gün Bekçi Amos işe gidemiyor. Onu yatağa düşürecek bir nezleye tutuluyor. Hayvanlar meraklanıyorlar. Sonunda Bekçi Amos’un evine giden otobüse doluşuyorlar. Bekçi Amos dostlarını görünce çok seviniyor. Her biri kendi bildiği şekilde ilgileniyor Bekçi Amos’la. Tıpkı Bekçi Amos’un onlara yaptığı gibi. Sonunda yorulan Bekçi Amos’la beraber hepsi kıvrılıp uyuyorlar. Bekçi Amos onları ne kadar iyi tanıyorsa, onlar da onu çok iyi tanıyorlar.

Arkadaşlığı, her dostluğun birbirinden farklı olduğunu, birini mutlu etmenin çok da zor olmadığını vurgulayan bir kitap. Çizimleri ise bu dostluk atmosferini tamamlar nitelikte. Hatta kitabı hiç okumasak, sadece resimlerine bakarak bile aynı duyguyu yakalayabiliriz. Renkler de eşlik ediyor kitaptaki anlatıma. Anladığımız zaman renklenir ve canlanır ya bazı detaylar, işte bu hissi taşımış çizer kitaba.

SDAM amos leaves his house

Bazı arkadaşlarınız yavaştır, zamanında yetişemezler buluşmalara. Kimisi utangaçtır, sessizliğinin sebebini siz bilirsiniz. Korkuları vardır bazılarının, o korkularla baş edebilmenin yolunu bulursunuz beraber. Bazen de sadece eğlenmek istersiniz. Beraber dans etmek, oyun oynamak, bir film izlemek. Arkadaşlarımla renkleri paylaşmıştık aramızda, bundan on beş sene önce. Biri mor, diğeri siyah, kimi yeşil, bazısı kırmızı ve ben mavi. O renkler hiç değişmedi, anlamları da.

Tuna benim kadar duygulanarak okumasa da etkilendiği kesin. Çizimlerdeki detaylar onu çok güldürüyor. Küçük bir tabureye oturan fil, tepsideki çay fincanlarını kabuğunun üstünde taşıyan kaplumbağa, Amos’un evinde yaşayan sevimli fare ve daha birçokları. Çok keyifle okuyacağınız bu kitabı, büyük-küçük edinin derim.

Kitap: Bekçi Amos’un Hastalandığı Gün

Yazan: Philip C. Stead

Çizen: Erin E. Stead

Çeviren: Esin Uslu

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Elmer ve Gökkuşağı

Rengarenk fil Elmer’ın bütün maceralarını çok seviyoruz. Sadece metinle değil, rengarenk çizimlerle de oldukça doyurucu bir seri. Elmer ve Gökkuşağı ise sanırım favorimiz.

Elmer

Çocuklar gökkuşağını çok seviyorlar. Gökyüzünde rengarenk bir kuşak ve onu her istediğimizde göremiyoruz. Yağmur yağması, sonra güneş açması gerek. Çocukların hava durumu ile ilgilenmesini ve bilgilenmesini de sağlıyor bu kuşak. Ayrıca altında oldukça büyük bir bilimsel gerçek de yatıyor, ışığın yansıması. Renkleri gözlemleme ve öğrenme şansı da veriyor bu harika doğa olayı. Yani gökkuşağını neresinden tutsanız, doyurucu bir bilgiye dönüşüyor. Dolayısıyla çocuk kitaplarında işlenmesi çok keyifli bir hal alıyor.

Elmer, rengarenk bir fil. Serinin başlangıcı olduğunu düşündüğüm “Elmer” kitabında neden rengarenk bir fil olduğu anlatılmış. Elmer fil rengi değil. Sadece bu özelliğiyle ayrılmıyor diğer fillerden. O düşünce yapısı olarak da farklı bir fil. Çoğu zaman diğer fillerin anlayamadıkları konuları çok güzel aydınlatıyor. Bu kitap da yine Elmer’ın çözmesi gereken bir sorunla başlıyor. Gökkuşağı renlerini kaybetmiş, gri bir kuşak şeklinde uzanıyor gökyüzünde. Diğer filler temkinli, gökkuşağı böyle olduğu sürece biz mağaradan dışarı çıkmayız diyorlar. Tıpkı bizim gibi, anlam veremediğimiz bir şey başımıza geldiğinde nasıl korkuyorsak, onlar da korkuyorlar. Elmer sorunu çözmek için harekete geçiyor. Gökkuşağının başladığı yeri bulup ona renklerini verecek. Böylece sorun çözülecek. Bütün orman seferber oluyor, gökkuşağının ucunu aramaya başlıyorlar. Çok uzun boylu zürafa bile göremiyor ucunu. Sonunda yine el birliğiyle buluyorlar gökkuşağının başladığı yer olan çağlayanı. Ama herkesin kafası karışık. Elmer renklerini gökkuşağına verirse ne olacak? Elmer fil rengine mi dönüşecek?

Kitabın içindeki sayısız gizli ve güzel mesajdan en açık olanıyla bitiyor kitap. Gökkuşağı, Elmer sayesinde renklenmeye başlıyor. Sonunda Elmer çağlayanın arkasından yine rengarenk çıktığında ona soruyorlar.

“Elmer, sen renklerini gökkuşağına verdin. Nasıl oldu da onları yitirmedin?”

“Bazı şeyleri ne kadar verirsen ver, hiç yitirmezsin. Örneğin mutluluk, sevgi ya da benim renklerim gibi.”

Sevgi ve mutluluk sizinle olsun.

kalpler

Kitap: Elmer ve Gökkuşağı

Yazan ve Çizen: David McKee

Çeviren: Aslı Motchane

Yayınevi: Kır Çiçeği Yayınları

Aktiviteye Dönüşen Çocuk Kitapları-Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor

9789750814662Favori yazarlarımdan Sara Şahinkanat’ın kitabıyla yaptığımız bir aktiviteye yer veriyorum bu hafta. Sara Şahinkanat’ın dilini çok beğeniyorum. Çocukların ayrıca hoşuna gidiyor, uyaklı kelimeleri bir melodi gibi dinlemek. Bu seferki kitabımız pek çok çocuk gibi giyinmekten hoşlanmayan Nino’nun hikayesini anlatıyor. Ama Nino’ya hak vermemek mümkün değil. Her sabah sekiz kolunu birer birer kazaktan geçirmek, hele kış günleri sekiz eldivenle baş etmek, gerçekten hiç kolay değil. Nino da bıkmış durumdan, yılan balığı olsam da kurtulsam bu eziyetten, diyor. Kahramanımız elbette kitabın sonunda ahtapot olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu keşfediyor.

Tuna’nın da çok sevdiği bu kitabı daha çok irdeleyelim istedim. Özellikle giyinmekle ilgili kısmının altını çizebiliriz, dedim.

İhtiyacımız olan malzemeler:

ahtapot-1

1- Kağıt havlu rulosu

2- Tek renk bir kağıt

3- Farklı renk veya desenlerde elişi kağıtları. Her bir kol için farklı kağıt kullanmanız iyi olur.

4- Makas

5- Yapıştırıcı

6- Siyah Keçeli Kalem

Yapılışı: Ruloyu önce düz renk bir kağıtla kapladık. Sonra ruloyu ortasına yakın olacak şekilde alttan önce ikiye, sonra dörde ve sekize bölerek kol şekilde kestik. İki adet kolu daha derin kestik. Kitaptaki gibi bu iki tanesi kol görevini görsün, diğerleri bacak.

ahtapot-2

Elişi kağıdından ahtapotun kafasına bir şapka yaptık. Şapka biraz aceleye geldi, siz daha iyisini yaparsınız. Göz ve ağzını çizdik. Tuna kulak da yapmamız gerektiğini hatırlattı. Ayrıca atkısı da olmalıydı ahtapotun.

ahtapot-3

Sıra geldi her bir kolu giydireceğimiz elişi kağıtlarına. Elişi kağıdını kolu iki kere dolanacak büyüklükte ve alt kısmında katlama payı bırakarak kestik.

ahtapot-4

Her birini kolların etrafında katlayarak giydirdik. Alt kısmını da içeri doğru katlayınca geri açılmadı. İşte ahtapotumuz tamam oldu.

ahtapot-5

Sonra da onu uyutmak için bütün kolları birer birer çıkardık, ertesi gün okula giderken tekrar giydirdik. Her seferinde kolları aynı kağıtlarla giydirmek gerek, çünkü kestiğimiz kolların boyutları aynı olmuyor, bu yüzden hangi kolun ne renk giyindiğini hatırlamak gerekiyor. Çocuklar bu hatırlama kısmını çok iyi yapıyor zaten.

ahtapot-6

Ahtapotu giydirip soymanın ne kadar uzun sürdüğünü görünce Tuna kendi kıyafetleriyle ilgili daha pozitif düşünmeye başladı sanırım.

Yine de ahtapot olmayı çok istediğim zamanların varlığını inkar edecek değilim. Mesela bir kolumla Tuna’nın yemeğine yardım ederken, bir kolumla Barış’a su içirebilir ve aynı anda yemeğimi yiyebilirdim. Geri kalan dört kolumla da kitap okuyup yazı bile yazabilirdim. Çünkü aslında zihnimde bütün bunları aynı anda yaparken yakalıyorum kendimi…

Kitap: Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor

Yazan: Sara Şahinkanat

Çizen: Feridun Oral

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Aktiviteye Dönüşen Çocuk Kitapları-Tostoraman

“Tatlı minik fındık faresi, nereye böyle?

İnime buyur da yemek yiyelim seninle.”

“Korkunç naziksin Tilki, eksik olma.

Ama yemek için sözüm var Tostoraman’a”

“Tostoraman mı? Kimmiş bu Tostoraman?”

“Bilmiyor musun? Tanıştırayım o zaman.”

image.axd

İşte böyle tanıştık Tostoraman’la. Böylesi güzel sıfatlarla renklendirilmiş, melodik diyaloglarla bezeli bir çocuk kitabı okumak, hele ki bunun bir çeviri olması, gerçekten dilimiz ve çocuklarımız için büyük bir nimet. Kitapla ilgili öncekilerin yazdığından daha farklı bir söz söylemeye gerek yok. Buyurun siz de kitaba ait özeti içeren şu yazıyı okuyun.

Gelelim kitapla ilgili yapacağımız aktiviteye. Aslında kitabın internet sitesinde boyamalar, çeşitli maskeler, aradaki farkı bulun resimleri gibi bir dolu etkinlik önerilmiş. Fakat biz Tuna’yla dil ve hayal gücü üzerine farklı bir etkinlik yapıyoruz. Kitaptaki diyaloglarda çok ilginç ve saçma yemek isimleri var. Mesela:

Tilki fırında

Baykuşlu dondurma

Yılan kapama

Tostoraman külbastı

İşte biz de buradan yola çıkarak kendimize çılgın yemek isimleri yaratmaya başladık. Bu oyunu bazen kitabı okuduktan sonra, çoğu zaman ise sofrada yemek yerken oynuyoruz. Mesela ben “Kitap yaprağından zeytinyağlı sarma,” diyorum, Tuna da “Bir tabak filli makarna,” diyor. Kıkırdıyoruz. Ben, “Sincaplı kek,” derken Tuna “Zürafa çorbası,” diyebiliyor. Böylece hem çeşitli yemeklerin isimlerini öğreniyoruz, hem de eğleniyoruz. Bunun devamında saçma cümleler kurmaya geçiyoruz. “Bakkala gidip bir kutu flamingo aldım. Su aygırı ağaçta yaşar. Kahvaltıda aslan kükremesi yedim.” Bazen gerçeklik içeren bir cümle karışıyor araya “İtfaiye yangınları söndürür.” Yüzümdeki ifadeye bakarak Tuna hemen özeleştirisini yapıyor. “Bu pek komik bir şey olmadı galiba,” diye. İşte ben buna daha çok gülüyorum.

Bunun gibi uydurma cümleler kurmak çocuğunuzun hayal gücünü zenginleştiriyor. Ayrıca kendi başına bir hikaye yaratmanın ilk adımlarını atmış oluyorlar. Denemenizi tavsiye ederim, çok eğlenceli. Sizin bıdığın da yarattığı çılgın cümleleri varsa yorum kısmına bırakırsanız sayfamız daha da şenlenir. Hepinize bol okumalı, çok kahkahalı, eğlenceli bir hafta dilerim.

Kitap: Tostoraman

Yazan: Julia Donaldson

Çizen : Axel Scheffler

Çeviren: Yıldırım Türker

Yayınevi: Popcore Çocuk Kitapları

Gergedanlar Krep Yer Mi?

Tuna yaklaşık bir senedir geceleri odasına bir zürafanın geldiğini ve onu korkuttuğunu anlatıyor. Biz de serinkanlılıkla buna çözümler üretmeye çalışıyoruz. Kapının önüne “Zürafalar Giremez” yazıyoruz, zürafa kovan oda spreyimizi sıkıp öyle yatıyoruz, zürafaların çok korktuğu bir korkuluk yapıyoruz ve bir şekilde onu ve korkularını ciddiye aldığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Bu yöntemlerin hepsi de işe yarıyor, fakat yine de zürafa gelebilir düşüncesinden koparamıyoruz Tuna’yı. İşte tam da böyle bir zamanda karşılaştığımız Gergedanlar Krep Yemez kitabı, sorunumuza kesin çözümü her iki taraf için de getirmiş oldu. 

1334240446_gergedan_kapak

Gergedanlar krep yer mi? Köpekler bale yapar mı? Martılar şarkı söyler mi? Penguenler üşür mü? Tırtıllar sinemaya gider mi? Salyangozlar İngilizce konuşur mu? Yetişkinler için yanıtı hep “Hayır!” olan bu soruların çocuk zihninde binlerce cevabı vardır. “Hiç olur mu öyle bir şey?” demeyi düşündüğümüz anda kendimizi durdurup çocuk zihnine girmemiz gerek. “Neden olmasın?” dediğimiz zaman ise işte onların dünyasına yumuşak bir iniş yapmış ve artık dinlemeye başlamışız demektir.

Gergedanlar Krep Yemez, ebeveynler ile çocuklar arasındaki iletişime dikkat çeken, aynı zamanda çocukların hayal gücünün zenginliğini vurgulayan bir kitap. Anne babası tarafından söyledikleri dinlenmeyen Begüm’ün hikayesini anlatıyor. Begüm ilk olarak mutfakta karşılaştığı gergedanla belki de bu yüzden yakın bir arkadaşlık kuruyor. Beraber oyun oynuyor, pizza yapıyor ve hatta dertleşiyorlar. Kitap boyunca hiç sesini duymadığımız mor gergedanımızın Begüm’ün hayali arkadaşı olduğu gerçeği kitapta anne tarafından da dile getiriliyor. Fakat bu yaklaşım Begüm’ün zihninde yine ilgisizlik olarak algılanıyor. Sonunda çocuklarına ulaşmanın onun gibi düşünmek olduğunu kavrayan ebeveynler, gergedanla tanışıyorlar. Bu sevimli, büyük, mor ve krep seven ziyaretçiyi, çoook uzaklara giden bir uçağa bindirip evine gönderiyorlar. Begüm, ailesi onu dinlediği için mutlu. Kitabın sonunda kapıda bekleyen pembe kutup ayısıysa Begüm’ün anne babasından beklediği ilginin daimi olacağının simgesi.

Keyifli bir okumayı çizimleriyle de garantileyen kitabın yaratıcıları Anna Kemp ve Sara Ogilvie. Türkçe çevirisi ise Gülbin Baltacıoğlu tarafından yapılmış ve Pearson Türkiye tarafından basılmış.